top of page

ÇİNLİ KIZ VE TİBET KASELERİ!


Tayland'ın Phangan Adası'nda, sahilde handpan çaldığım bir gündü. Gün batımına yakın saatlerdi. Arkadaşlarla kumların üzerinde oturmuş, müzik yapıyor, sohbet ediyor ve arada sessizce denizi izliyorduk. Handpan çalmaya başladığımda genellikle birkaç dakika boyunca sadece notaları dinlerim. Sonra bir yerde kontrol kaybolur ve melodi kendi kendine akmaya başlar. O gün de öyle oldu. Gözlerimi kapatmış çalarken zamanın geçtiğini fark etmedim.

Gözlerimi açtığımda, uzakta birinin dans ettiğini gördüm. Güneş denizin içine doğru inerken, o da müziğin ritmiyle kollarını savuruyor, hiçbir şey düşünmeden dans ediyor gibiydi. Çalmayı bıraktığımda yavaşça yanıma geldi. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. "Hello" dedim. Başını salladı. Bir şeyler söyledim. Yine başını salladı. Birkaç dakika sonra anladım ki İngilizce bilmiyordu.

Acıkıp acıkmadığını sordum, anlamadı. Elimle yemek yeme hareketi yaptım. Bu sefer anladı. Motoruma değil, kendi motoruna bindi ve beni takip etmeye başladı. Böylece tanışmış olduk.


Sonraki günlerde ilginç bir arkadaşlık başladı. Ben Türkçe konuşuyordum, o Çince konuşuyordu. İkimiz de birbirimizin söylediklerini anlamıyorduk. Ama nedense bu durum hiçbir sorun yaratmıyordu. Bazen saatlerce yan yana oturuyorduk. Ben Türkçe bir şey anlatıyordum, o Çince cevap veriyordu. İkimiz de gülüyorduk. Dışarıdan bakan birisi tamamen saçma bir durumun içindeymişiz gibi düşünebilirdi ama biz gayet iyi anlaşıyorduk.

Gündüzleri şelalelere gidiyor, akşamları sahilde buluşuyorduk. Ben handpan çalıyor, o dans ediyordu. Hava karardığında kumların üzerine uzanıp yıldızları izliyorduk. Ben Türkçe olarak gökyüzünü anlatıyordum, o da Çince anlatıyordu. Birbirimizin ne dediğini bilmiyorduk ama garip bir şekilde eksik olan hiçbir şey yoktu.

Bir akşam yemek yerken yan masadan bir Türk yanımıza geldi. Bir süre bizi izledikten sonra şaşkınlıkla sordu:

"Abi, sen Çince mi biliyorsun?"

"Hayır."

"Peki o Türkçe mi biliyor?"

"Hayır."

Adamın yüzü iyice karıştı.

"Eee, saatlerdir ne konuşuyorsunuz o zaman?"

Bir süre düşündüm.

"Galiba sessizliği konuşuyoruz," dedim.

Adam bir süre daha bize baktı. Sonra arkadaşlarını çağırdı. Onlar da gelip baktılar. Sanki hayvanat bahçesinde yeni keşfedilmiş iki canlıymışız gibi inceliyorlardı bizi.

Yaklaşık üç hafta boyunca böyle vakit geçirdik. Bu sürede onun hakkında öğrendiğim şeylerin çoğunu kelimelerden değil, hareketlerinden öğrendim. Nasıl güldüğünü, nasıl yürüdüğünü, bir şeyi sevdiğinde yüzünün nasıl değiştiğini, üzüldüğünde nasıl sessizleştiğini gördüm. O da muhtemelen benim hakkımda benzer şeyler gördü.

Bir gün birlikte Tibet kaseleri çalmaya başladık. Daha önce hiç çalmamış olmasına rağmen çok doğal bir şekilde dokunuyordu enstrümanlara. Kuralları bilmiyordu. Teknik bilmiyordu. Ama bazen bilmemek daha özgür bir alan açıyor. Ben yıllardır çalıştığım bazı sesleri ondan dinliyordum sanki. Sonraki yıllarda ses çalışmalarımda kullandığım bazı fikirlerin tohumları da o günlerde atıldı.

Ama bugün dönüp baktığımda, o üç haftadan aklımda kalan şey Tibet kaseleri değil.

Handpan da değil. Teknikler hiç değil. Aklımda kalan şey şu:

Üç hafta boyunca aynı dili konuşmadığım bir insanla dostluk kurabilmiş olmam.

Çünkü o günlerde şunu fark etmiştim: İnsan bazen kelimeler yüzünden anlaşamaz.

Ama bazen de kelimeler olmadığı için anlaşır. Ve belki de sevginin en ilginç tarafı budur.

Konuşamadığın biriyle bile aynı sessizliğin içinde oturabilmek.


çinli kız ve ses meditasyonu
çinli kız ve ses meditasyonu






Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


© 2023 by Muzaffer Alemdar Tüm hakları saklıdır.

Mesajınız Ulaştı. Teşekkürler.

bottom of page