GÜNÜMÜZ VE PATANJALİ YOGA DİLİ
- Muzaffer Alemdar

- 31 Tem
- 3 dakikada okunur
Yoga Sutraları’nı yaklaşık iki bin yıl önce yazan Patanjali bugün kalkıp şöyle bir etrafına baksa
Beni tekrar gömün ak derdi.
Neden böyle diyeceğini anlatalım. Ama önce Yoga Sutraları’nın ne olduğunu bilelim.
Sutralar, yoganın ne olduğunu anlatan zihinsel bir sistemdir. Bedenin ne kadar esnek olduğuyla, kalbinin ne kadar açık olduğuyla ya da kendini ne kadar sevdiğinle ilgilenmez. Zihnin nasıl çalıştığıyla, nasıl karıştığıyla ve insanın kendisini zihninde ortaya çıkan şeyler sanmasıyla ilgilenir.
Yani sutralar, her şeyi kendisi sanan birinin her şeyi kendisi sanmaması için kurulmuştur.
Sutraları bilen, deneyimleyen biri zihni bilir. Bir düşüncenin nasıl gerçeğe dönüştüğünü, bir duygunun nasıl kimliğe yapıştığını, zihnin gördüğü şeyin üzerine nasıl anlamlar kurduğunu fark eder. Bu fark edişte zihnin ürettiği acı da çözülmeye başlar.
Günümüz kişisel gelişim yoga dili ise zihni durultmak yerine çoğu kez daha da karıştırır. Bu dil aynı fabrikadan çıkmış süt şişeleri gibidir. Cümleler aynıdır. Süslüdür, yumuşaktır, sevgi pıtırcığıdır ve çoğumuz fark etmeden bu dili kullanırız.
Örnek verelim:
“Elini şefkatle kalbine koy ve içindeki sevgiyi hisset. Yoga seni sana yaklaştırır.”
Bu cümlede yanlış bir şey var mı?
İlk bakışta yok. Gayet güzel görünüyorlar. İnsanı rahatlatabilirler de. Güzel kelimeler çünkü. Gerçekten öyle.
Ama bunları Yoga Sutraları’nı okumuş birine söylediğinde “Has....tir” der.
Peki neden böyle der?
Çünkü yoganın düşüncenin içeriğiyle değil, düşünceyle kurulan özdeşlikle ilgilendiğini bilir. Öfkenin yerine sevgi koymakla, korkunun yerine cesaret yerleştirmekle, negatif düşünceyi pozitif düşünceyle değiştirmekle ilgilenmez.
“İçindeki sevgiyi hisset” dediğinde ortada hala hissedilmesi gereken bir sevgi, o sevgiye ulaşması gereken bir sen ve ikisinin arasına girmiş bir engel vardır. Zihin hemen işe koyulur:
İçimdeki sevgiyi hissedebiliyor muyum. Kalbim yeterince açık mı. Kendime şefkat gösterebiliyor muyum. Yoksa hala iyileşemedim mi?
İki dakika önce kalbine elini koymuş sakin sakin oturan insan, şimdi içindeki sevginin yeterliliğini ölçmektedir.
Günümüz yoga dili insana sürekli ne hissetmesi gerektiğini söyler. Öfkeni bırak. Kininden arın. Korkularını temizle. Kalbini aç. Geçmişi bırak. Negatif düşünceleri dönüştür. Toksik insanları hayatından çıkar.
Patanjali ise öfkeni bırak demez. Çünkü öfkeyi bırakmaya çalışan da aynı zihindir.
Patanjali zihindeki düşünceleri iyi ve kötü diye ayırıp iyileri içeride tutmaya da çalışmaz. Onlara vritti, yani zihnin hareketleri der. Sevgi düşüncesi de bir harekettir, nefret düşüncesi de. “Ben çok şefkatli biriyim” düşüncesiyle “Ben öfkeli biriyim” düşüncesi aynı yerde ortaya çıkar, zihinde.
Yoga, bir düşüncenin yerine daha güzel bir düşünce koymak değildir. Düşünceyi düşünen kişi sanmamaktır.
Öfke geldiğinde mesele öfkenin kötü olması değildir. Mesele, öfke ortaya çıktığı anda “Ben öfkeliyim”, ardından “Ben böyle olmamalıyım” diyerek zihnin kurduğu hikayenin içine girmektir. Pencerenin önünden bir bulut geçmiştir. Fakat sen kendini gökyüzü değil, o bulut sanmışsındır. İşte Patanjali’nin yogası tam burada başlar.
"Zihin hareketleri durulduğunda gören kendi doğasında kalır. Zihin hareketleri sürdüğünde ise gören, kendisini o hareketlerin biçimi sanır."
Sutraların ilk dört cümlesi meseleyi zaten bitirir. Patanjali sana yeni bir kimlik vermez. Daha sevgi dolu, daha yüksek titreşimli, daha şefkatli, daha pozitif bir “sen” üretmeye çalışmaz. Çünkü üretilecek her yeni sen, zihnin ürettiği başka bir kimliktir.
Modern yoga dili şöyle der:
Kendinin daha iyi bir haline dönüş.”
Patanjali sorar:
Daha iyi olması gerektiğini düşündüğün o kişi gerçekten sen misin?
Modern dil, kendine yaklaşman gerektiğini söyler. Patanjali’ye göre yaklaşamazsın. Çünkü gören, kendisinden bir milim bile uzakta değildir. Ona ulaşamazsın, ondan hiç ayrılmadın. Araya giren yalnızca zihnin hareketleri ve kendini bu hareketler sanmandır.
Bu yüzden Yoga Sutraları sevgi pıtırcığı bir kitap değildir. Sana kötü hissettirmemeye çalışmaz. Başını okşayıp “Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun” demez. Çok daha sert bir yerden konuşur:
Kendin sandığın şeylerin çoğu sen değilsin.




Yorumlar