PAPAĞAN
- Muzaffer Alemdar

- 10 Ağu
- 2 dakikada okunur
İnsanın kimlik arayışı:
Koca koca kişisel gelişim kitapları okuyup fellik fellik aydınlanmayı, derinliği ararken, ya bunlar zaten olanı görmemize engel olan en sert duvarlarsa?
Benim bir papağanım vardı. Merhaba, derdim, merhaba, derdi. Merhabanın ne olduğunu bilmezdi ama derdİ. Biz biliyor muyuz?
Anda kalmak diyoruz. Akışa bırakmak diyoruz. Kendini bulmak, kendini sevmek, dönüşmek, uyanmak… Biri söylüyor, ardından biz söylüyoruz. Bir süre sonra bunları kendi cümlelerimiz sanıyoruz. Papağanın en azından aydınlanmak gibi bir derdi yoktu. Merhaba der, çekirdeğini yerdi.
Bizse bir kelime öğrenince onu yaşamın üzerine kapatıyoruz. Artık ne olduğunu görmemize gerek kalmıyor çünkü adını biliyoruz. Üzgün değiliz, bir süreçten geçiyoruz. Korkmuyoruz, konfor alanımızdan çıkıyoruz. Biri bizi terk etmedi, evren hayatımızda yenisine yer açıyor.
Belki üzgünüzdür. Belki korkmuşuzdur. Belki adam gitmiştir.
Ama bunlar yeterince derin görünmüyor. Olanı olduğu haliyle bırakmak içimize sinmiyor. Başımıza gelen her şeyi daha büyük bir hikayenin parçası yapmak istiyoruz. Çünkü acının bir amacı varsa katlanmak daha kolay geliyor. Biri gittiyse bunun bizi büyütmesi gerekiyor. Bir şey yıkıldıysa altından mutlaka daha güçlü çıkmamız gerekiyor.
Belki çıkmayız. Belki bir süre yerde otururuz. Belki de orada otururken canımız çay ister.
Hayatı olduğu gibi görmek neden bu kadar zor?
Belki olduğu haliyle hayat, hakkında kurduğumuz cümlelerden daha sıradandır. Sabah kalkılır. Dişler fırçalanır. Dün gece verilen büyük karar sabah o kadar da büyük görünmez. Telefonun şarjı bitmiştir. Markete gidilir. Domates pahalıdır. İnsan varoluşun anlamını düşünürken poşetin sapı kopar. Sonra bütün bunların içinde kim olduğumuzu ararız.
Ben güçlüyüm. Ben hassasım. Ben yalnızlığı severim. Ben insanlara güvenmem. Ben başladığım işi bitiremem. Ben derin bir insanım.
Bunları ilk kim söyledi?
Belki biri çocukken söyledi, biz de papağan gibi arkasından tekrar ettik. Sonra yıllarca aynı cümleyi söyleyince onun karakterimiz olduğuna inandık. Papağana merhaba demeyi öğreten bendim. Bana kim olduğumu öğretenleri ise hatırlamıyorum.
İnsan kendisine söylenen bir cümleyi kırk yıl taşıyabiliyor. Üzerine ev kuruyor, ilişki kuruyor, hayat kuruyor. Sonra biri çıkıp başka türlü davranabileceğini söylediğinde sinirleniyor. Çünkü kafesin kapısını açmak, dışarı çıkacağımız anlamına gelmiyor. Bazen kafes o kadar uzun süre evimiz olmuştur ki dışarısı fazla büyük gelir.
Papağanımın böyle sorunları yoktu. Sabah merhaba der, öğleden sonra parmağımı ısırırdı. Tutarlı görünmeye çalışmazdı. Dün söylediği sözün arkasında durmazdı. Kendini bulmak için bir yerlere çekilmezdi. Zaten tünekten başka gidecek yeri de yoktu.
Biz de söylediğimiz kelimelerin içinde bir tünek kurduk.
Yoga diyoruz. Meditasyon diyoruz. Farkındalık diyoruz. Özgürlük diyoruz. Uyanmak diyoruz. Kelimeler kötü değil. Fakat bir kelime gördüğümüz şeyin önüne geçtiğinde artık pencere değildir. Duvar olur. Sonra o duvara özgürlükle ilgili bir cümle yazarız.
Geçen gün mutfakta suyun kaynamasını beklerken pencerenin önüne bir serçe kondu. Birkaç saniye orada durdu. Bunun üzerine çok şey söylenebilir.
Özgürlüğü anlatabilirim. Hayatın geçiciliğinden söz edebilirim. Kuşun kanatlarını insanın kendisini sınırlayan kimliklerine bağlayabilirim. Onun daldan pencereye gelişinde bir yolculuk, duruşunda bir meditasyon, uçuşunda bırakmayı görebilirim.
Serçe bunların hiçbirini bilmez. Cama sıçar ve gider

İnsanın kimlik arayışı:



Yorumlar