EKMEK ARASI DOMATES PEYNİR
- Muzaffer Alemdar

- 22 Ağu 2024
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 18 Haz
Bana bazen soruyorlar: "Senin yolculuğun ne zaman başladı?" Galiba rüyamda bir ışık gördüğümü, Himalayalar'da bir mağaraya kapandığımı ya da şimşek çakarken aydınlandığımı duymak istiyorlar. Hayal kırıklığı olacak ama benim hikâyem öyle başlamadı. Benim yolculuğum annemin hazırladığı domates peynir ekmekle başladı.
Çocukluğumda oturduğumuz yerin hemen yanında kocaman bir alan vardı. Ağaçlar, atlar, başak tarlaları, terk edilmiş evler, kuşlar, kaplumbağalar... Orası benim ormanımdı. Okuldan gelir gelmez anneme, "Anne bana ekmek arası bir şey yap." derdim. Domates koyardı. Peynir koyardı. Ben de doğru ormana giderdim. Saatlerce dolaşırdım. Ağaçlara tırmanırdım. Toprak kazardım. Yağmurun altında kalırdım. Bulutları izlerdim. Bazen tek başıma, bazen arkadaşlarımla...
O zamanlar bunun adına meditasyon demiyordum. Zaten meditasyonun ne olduğunu da bilmiyordum. Sadece hoşuma gidiyordu. Evimizde sürekli hayvan vardı. Kaplumbağa, kuş, balık, tavşan... Bazen de olmaması gereken hayvanlar. Bir gün ormanda bulduğum yılanı eve getirmiştim. Annemin yüzündeki ifadeyi bugün bile unutamıyorum. Komşular kolonyayla ayıltmaya çalışıyordu, ben ise gayet mutluydum. Çünkü bana göre yılan da misafirdi.
Yıllar sonra dönüp baktığımda şunu fark ettim: Sesle, doğayla ve insanlarla kurduğum bağın temelleri o günlerde atılmış. Bir üstatla karşılaşmadım. Gökyüzü yarılmadı. Sadece çocukken saatlerce doğayı izledim. Belki de bütün hikâye buydu. Çünkü bugün hâlâ en çok şeyi ağaçlardan öğreniyorum. Bazen bir kaplumbağadan. Bazen yaşlı bir köpekten. Bazen de hiçbir şey söylemeyen bir rüzgârdan.
Sonra büyüdüm. Boksör bir babanın oğlu olarak sporun içinde yaşamaya başladım. Babam Sait Alemdar, Almanya'da boks şampiyonlukları yaşamış bir adamdı. Evde disiplin vardı. Hareket vardı. Spor vardı. Ben de doğal olarak sporun içine girdim. Ama galiba içimdeki çocuk hâlâ ormandaydı. Ve yıllar sonra o çocuk, hiç beklemediği bir yerde yeniden ortaya çıktı. Bir handpan sesi duyduğunda...
İlk duyduğum günü hâlâ hatırlıyorum. Fethiye'de bir festivaldeydim. Bir köşeden gelen sese doğru yürüdüm. Daha önce görmediğim bir enstrümandı. Birisi oturmuş çalıyordu. Ben de oturdum ve dinledim. Güzeldi.Bu kadar.
O gün aydınlanmadım. Hayatım değişmedi. Gökyüzü yarılmadı. Sadece hoşuma gitti.
Sonra bir tane aldım. Çalmaya başladım. Bazen sahilde. Bazen evde. Bazen arkadaşlarla. Bazen tek başıma...
İlginç olan handpan değildi aslında. Çünkü dönüp baktığımda aynı şeyi çocukken de yapıyordum. O zaman elimde handpan yoktu. Bir sopa vardı. Bir taş vardı. Bir kaplumbağa vardı. Bir ağaç vardı. Bu sefer handpan vardı. Galiba mesele hiçbir zaman neyle oynadığımız değildi. Mesele merak etmeyi bırakmamaktı.
Çocukken bunun farkında değildim tabii. Kimse de gelip bana "Anda kalıyorsun Muzaffer." demiyordu. "Ne güzel farkındalık çalışıyorsun." diyen de yoktu. Sadece canım ne yapmak istiyorsa onu yapıyordum. Bir gün ağaçlara tırmanıyordum. Bir gün dere kenarında oturuyordum. Bir gün kaplumbağa kovalıyordum. Hayat çok basitti.
Sonra büyüdük. Ve her şeyi açıklamaya başladık. Neden mutlu olduğumuzu, neden mutsuz olduğumuzu, neden başarılı olduğumuzu, neden başarısız olduğumuzu... Oysa çocukken bunların hiçbirini bilmiyorduk. Sadece yaşıyorduk.
Belki de bu yüzden bazı çocukların yanında oturmayı seviyorum. Sürekli bir yere yetişmeye çalışmıyorlar. Bir karıncayı on dakika izleyebiliyorlar. Bir taşı ceplerine koyup bütün gün gezebiliyorlar. Kimseye de açıklama yapmıyorlar.
Handpan çalarken bazen aynı hissi yaşıyorum. Bir yere varmaya çalışmıyorum. Bir şey kanıtlamaya çalışmıyorum. Sadece çalıyorum. Çocukken yaptığım gibi.
Belki de bu yüzden seviyorum onu. Çünkü bana yeni bir şey öğretmedi. Unuttuğum eski bir şeyi hatırlattı.
Belki de bu yüzden hayatım boyunca en çok doğada rahat ettim. Çünkü doğa senden bir şey olmanı istemiyor. Daha başarılı olmanı istemiyor. Daha spiritüel olmanı istemiyor. Daha farkındalıklı olmanı da istemiyor. Ağaç seni ağaç gibi karşılıyor. Toprak toprak gibi. Deniz deniz gibi.
Çocukken bunu bilmiyordum tabii. Sadece hoşuma gidiyordu. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum. Saatlerce ormanda dolaşırken hiçbir yere gitmiyordum aslında. Ama hiç sıkılmıyordum. Şimdi insanlar bana bazen, "Nasıl başladın?" diye soruyor. Bilmiyorum.
Gerçekten bilmiyorum. Çünkü benim hikâyemde büyük kırılmalar yok. Bir gün bir mağaraya kapanıp aydınlanmadım. Bir üstat gelip kulağıma sırlar fısıldamadı. Bir sabah uyandım ve her şeyi anlamış olmadım. Sadece çocukken hayvanlarla ve ağaçlarlaydım. Sonra büyüdüm. Ve bunları bırakmadım. Galiba hikâyenin özeti bu. Annemin hazırladığı domates peynir ekmek vardı. Bir de hemen evin yanındaki orman.
Gerisi yavaş yavaş oldu zaten.




Yorumlar